BlogDeneyim Günlüğü· Kaleiçi
Kaleiçi'nde bir akşam: gün batımından gece yarısına
FindAntalya Rehber Ekibi5 Temmuz 20265 dk okuma

Akşama kalmadan Kaleiçi’ne varınca
Ben o gün Muratpaşa tarafında oyalanıp biraz geç çıktım. Aslında niyetim gün batımından önce Kaleiçi’ne girip taş sokaklara erken karışmaktı ama bizim buralarda plan bazen plan olarak kalmıyor. Durakta beklerken iki kısa dolmuş geçti, ben yanlışlıkla birine el ettim; şoför başıyla “buraya kadar” der gibi baktı, meğer benim gideceğim yöne değil ters tarafa dönüyormuş. Güldük geçtik, indim, bir sonraki dolmuşu bekledim.
Kaleiçi kapısına vardığımda hava hâlâ sıcak, ama o akşamüstü yorgunluğu başlamıştı. Sokaklar dar, gölgeler uzun. Bir yandan turist kalabalığı, bir yandan işten çıkmış yerliler, bir yandan da kepenk açan esnaf; hepsi aynı anda hareket edince bölge bir anda canlılaşıyor. Ben önce çok oyalanmadım. Çantayı omzuma alıp, yarım saatlik bir tur yapacağım diye girdim, sonra kendimi bir saat sonra hâlâ aynı taş döşemelerin üstünde buldum.
Gün batımına doğru: taş sokak, serinlik, acele etmeme hali
Kaleiçi’nde gün batımını yakalamak için en iyi iş, bir noktaya çakılı kalmak değil, ağır ağır yürümek. Ben kapıdan içeri girip yaklaşık on dakikalık bir yürüme sonunda surlara bakan taraflara saptım; orada rüzgâr hafif esiyor, betonun sıcağı biraz çekiliyordu. Bir köşede yaşlı bir amca sandalyesini kapıya dayamış, çayını yudumluyordu; yanından geçerken “akşam serin olur” der gibi baktı. Haklıydı.
İlk kısa mola için faleze bakan tarafta ayakta durdum. Oturacak yer bulamadım, bulsam da hemen kalkacaktım zaten. Denize doğru bakınca ışık yavaş yavaş kızarıyor, teknelerin gölgeleri uzuyordu. Bu görüntü çok anlatılır ya, ben açık konuşayım, herkesin koşup fotoğraf çektiği o anlarda benim aklıma önce ayakkabım geldi; çünkü taş yol güzel ama tabanı sert ayakkabıyla yürüyene ceza gibi. Siz yine de rahat bir şey giyin.
Oradan aşağı doğru inerken bir köşede sokak müzisyenleri kurulmuştu. Çaldıkları şey kulağa tanıdık geliyor ama adını tam koyamıyorsun; biraz eski şehir, biraz tatil kasabası, biraz da yaz akşamı. İki sokak arasında kaybolup çıkarken çeyrek saat göz açıp kapayıncaya kadar geçti. Bu arada küçük bir aksilik daha oldu: telefonun şarjı kırmızıya düştü, harita bakayım derken ekran kapandı. İyi ki bu bölgeyi tabela ve kalabalıkla okumak mümkün, yoksa ben yine bir köşe döner, başka bir sokağa çıkardım.
Sokakta oyalanırken saat nasıl ilerliyor anlamıyorsun
Akşamı oturup beklemek yerine yürüyerek geçirmek benim daha çok hoşuma gidiyor. Kaleiçi’nde de bu yöntem çalışıyor, çünkü her sokağın kısa bir hikâyesi var; birinde taş evler, ötekinde kemerli geçitler, bir diğerinde küçük avlular ve kapı önünde dizilmiş sandalyeler. Ben bir yandan fotoğraf bakıyorum, bir yandan da çocukluğumdan kalan o tanıdık şehir kokusunu alıyorum. Nem, taş, deniz ve kızarmış bir şeylerin kokusu birbirine karışınca bizim oralarda akşam olmuş demektir.
Yaklaşık yirmi dakikalık rahat bir yürüyüşten sonra bir çay bahçesine saptım. Çok uzun oturmadım; zaten akşam henüz başlıyordu. Bir çay söyledim, yanına bir bardak su aldım, çünkü sıcaktan boğaz kuruyor. Masaya oturur oturmaz yanımdaki iki kişi “birazdan burası dolar” diye konuşmaya başladı. Doldu da. Kaleiçi’nde boş masa, hele iyi saatte, kısa ömürlüdür.
Çayımı içerken çevreyi izledim. Bir yanda kâğıt harita açmış turistler, bir yanda sipariş bekleyen gençler, bir yanda da dükkân önünde ayak üstü sohbet eden esnaf. Kimse acele etmiyor gibi görünüyor ama herkes bir yere yetişiyor. Bizim çarşıda da aynı hâl var zaten; kalabalık başka, ritim aynı. Çayı bitirip kalktığımda saat epey ilerlemişti, ama içerideki sohbet yüzünden zamanın nasıl aktığını anlamamıştım.
Akşam yemeği gibi değil, akşam arası gibi
Ben burada tam bir yemek planı yapmadım. O yüzden ağır bir masa yerine daha sade bir mola seçtim; usulca oturup bir şeyler atıştırdım, sonra tekrar ayağa kalktım. Kaleiçi’nde akşam yemeği bazen masa başında değil, ayakta yenen küçük bir şeyle başlıyor. Gözleme, tost, dürüm, ne denk gelirse. Esnaf lokantası tarzı bir yerde oturursanız daha sakin olur; ama ben o gün biraz sokak temposundaydım, masa başında uzun kalacak hâlim yoktu.
Bu sırada küçük bir gecikme yaşadım. Bir arkadaşla sözleşmiştik, ben “şuradayım” diye mesaj attım, meğer telefon az önce kapanınca konum da gitmiş. Onlar başka bir sokakta beni beklemiş. Yarım saat değil ama epey bir zaman yitirdim. Sonra aynı dar geçitleri geri dönüp buluştuk. İşte Kaleiçi böyle; bir buluşma yeri ama aynı zamanda karıştırma ihtimali yüksek bir labirent. Güzel yanı şu: kaybolunca bile etraf kötü hissettirmiyor, sadece biraz yoruyor.
Beraber kısa bir tur daha attık. Beş dakikada bir farklı kapı, on dakikada bir başka avlu. Dışarıdan bakınca tek bir bölge gibi duruyor ama içeride dolaşınca parça parça yaşanıyor. Bir noktada eski taş yapının önünde durup sesin nasıl yankılandığını dinledik. Sonra biri yakınlardan yüksek sesle çağırınca bütün atmosfer bozuldu, ama olsun, gerçek hayat dediğin biraz da böyle. Ben o an gülümsedim; taş duvarların arasında bile şehir kendini saklamıyor.
Gece derinleşince Kaleiçi daha başka konuşuyor
Saat dokuzu geçince sokakların tonu değişiyor. Gündüzün turistik kalabalığı azalıyor, yerini daha sakin bir hareket alıyor. Bizim oralarda buna “akşam yerine oturdu” derler. Ben bu saatte tekrar bir kısa yürüyüş yaptım; yaklaşık on iki-on beş dakika içinde bir noktadan öbürüne geçerken sesler inceldi, müzikler kapı diplerine çekildi. Bazı yerlerde hâlâ hareket vardı ama yürüyüş artık gezinti olmaktan çıkıp hafif bir gece turuna dönmüştü.
Bir ara denize yakın tarafta durup telefonumu yeniden şarja takabileceğim bir yer aradım. Bulamadım. O yüzden pil tasarrufuna geçtim, ekranı kapalı tuttum, yolu hafızadan yürüdüm. İyi ki de öyle yapmışım; bazen ekran yerine gözünü kaldırınca daha çok şey görüyorsun. Bir köşede dondurma yiyen çocuklar, öte tarafta masaya eğilmiş iki yaşlı adam, biraz ileride eşini bekleyen biri… Bütün sahne bir film gibi değil; daha çok mahalle akşamı gibi.
Gece yarısına yaklaşırken bir son mola için dar bir sokağın ucundaki sessiz bölgeye oturdum. İki sandalye, bir küçük masa, uzaktan gelen konuşmalar. Siparişimi yavaşça içtim. Hesap kısmına hiç girmiyorum; çünkü her yerin durumu değişir, gitmeden kontrol edin. Benim burada önemli bulduğum şey para değil, vakit oldu. Aynı bölgenin içinde sabahtan geceye kalınca şunu anlıyorsun: Kaleiçi gösterişli bir “gezilecek yer” olmaktan çok, akşam üstü yavaşça yaşayan bir mahalle gibi davranınca yerini buluyor.
Gece yarısına doğru çıkarken
Saat gece yarısına yaklaşınca kalktım. Dışarı çıktığımda hava nihayet serinlemişti. Dönüş yolu kısa gibi görünse de o taş yollarda her adım biraz ses çıkarıyor, biraz düşünce topluyor. Yaklaşık on dakikada ana çıkışa ulaştım, oradan dolmuş durağına geçtim. Bu sefer doğru dolmuşa bindim; küçük zafer sayılır. Şoför radyoyu kısık açmıştı, cam kenarına oturunca arkamda kalan sokaklar yavaş yavaş sessizleşti.
Ben gün boyu bir bölgeden hiç çıkmadan dolaşmayı seviyorum. Kaleiçi de buna uyuyor; sabahın sakinliği, akşamın kalabalığı, gecenin daha toparlanmış hâli aynı yerde üst üste biniyor. Ama açık konuşayım, buraya “bir kere gittim, tamamdır” diye bakmak biraz eksik kalıyor. Akşam başka, gece başka. Siz yine de gün batımına yakın girin, biraz oyalanın, sonra saat ilerledikçe aynı sokakların nasıl değiştiğine bakın. Bence asıl iş, tam da orada başlıyor.
Bu yazıda geçen yerlerle ilgili güncel işletme bilgisi ve yorumlar için FindAntalya'nın Kaleiçi rehberine göz atın.
