BlogDeneyim Günlüğü· Kaleiçi
Kaleiçi’nde Kaybolunca Gün Biraz Daha Uzuyor
FindAntalya Rehber Ekibi2 Temmuz 20266 dk okuma

Sabahın hesabı çarşıda şaştı
Kaleiçi’ne sabah erken gidecektim, niyet buydu. Bizim Muratpaşa’da insan bunu çok söyler, sonra evden çıkarken anahtar arar, bakkalda iki laf eder, dolmuş durağında güneş ensesine oturur. Ben de öyle yaptım. Saat dokuzu biraz geçe Üç Kapılar’a varırım sanarken, yanlış dolmuşa binip Işıklar tarafında indim.
Küçük aksilik dediğin bazen günü kurtarır. Şoföre Kaleiçi dedim, o da iyi niyetle başını salladı ama ben güzergâhı yarım dinlemişim; çocukken annemle pazara giderken de aynı dalgınlık bende vardı. İndikten sonra söylenmedim, çünkü Işıklar’dan Üç Kapılar’a yürümek 10-12 dakika sürüyor ve sabah serinliğinde o yol fena değildir. Siz yine de sabah gidin, öğlene kalınca taş duvarlar sıcağı geri vermeye başlıyor.
Üç Kapılar’ın önüne geldiğimde turist grupları çoktan hizaya girmişti. Rehber bayrağı, aynı açıdan çekilen fotoğraflar, herkesin bir kapıdan geçince hayatta yeni sayfa açılacakmış gibi davranması... Bizim oralarda bu kadar ciddiye alınmaz, kapı kapıdır ama hakkını da yemeyelim, Kaleiçi’ne giriş için iyi bir eşik. Ben kapının sağından içeri süzülüp Atatürk Caddesi’nin gürültüsünü arkamda bıraktım.
İlk planım belliydi: dar sokaklardan Saat Kulesi tarafına çıkacak, sonra Yivli Minare’yi görüp limana inecektim. Planın ömrü altı dakika sürdü. Bir sokakta begonvillerin altında eski bir çeşmeyi fotoğraflayayım derken, aynı köşeyi iki kere dönmüşüm. Telefon haritası da Kaleiçi’nde bazen kendini kaptırır; mavi nokta bir sağa zıplar, bir duvarın içine girer.
Surlar, kediler ve beş dakikalık yanlış rota
Kaleiçi’nde kaybolmak büyük bir dram değil, daha çok yavaşlama bahanesi. Üç Kapılar’dan Saat Kulesi’ne normalde 5-6 dakikada yürünür, ben 20 dakikada vardım. Arada bir sokak kedisi dükkân eşiğine serilmişti, esnaf da süpürgeyi kediyi rahatsız etmeden dolaştırıyordu. Esnafa saygı böyle küçük şeylerde belli olur; bağırmadan, koşturmadan, mahallenin ritmini bozmadan işini yapar.
Saat Kulesi çevresi sabahın o saatinde uyanmış ama tam açılmamış gibiydi. Simit kokusu geldi, çay sesi geldi, kepenkler yarıya kadar kalktı. Ben çayı ayakta içmeyi severim; küçük bardakta, hızlı, fazla tören yapmadan. Yine de oturacak yer arayan olursa Kaleiçi içinde çay bahçesi havası veren sakin köşeler bulunur, güncel saatleri ve düzeni gitmeden kontrol etmek iyi olur.
Yivli Minare’ye doğru yürürken taş zeminde ayakkabımın ucu takıldı. Düşmedim ama o yarım saniyelik sendeleme var ya, insanın bütün artistliği gider. Yanımdan geçen amca hiç yüzüme bakmadan “taşa bak evlat” dedi. Haklıydı. Kaleiçi’nde yukarı bakmak istiyorsunuz, balkonlara, cumbalara, minareye; ama zemin de kendini unutturmuyor.
Yivli Minare çevresinden limana inen yol yaklaşık 10 dakika sürer, tabii her köşede durmazsanız. Ben durdum. Bir duvarın dibindeki gölgede iki dakika nefes aldım, sonra merdivenlere yöneldim. Turistik vitrinlerin dili biraz fazla parlak gelebilir, kabul; ama o dükkânların çoğunda sabahın erkeninden gecenin geç saatine kadar bekleyen insanlar var, bunu da görmek lazım.
Liman tarafına indiğimde deniz kokusu taşlara sinmişti. Yatlar, gezi tekneleri, fotoğraf çekenler, martılar... Bir ara tekne turu satmaya çalışan biri peşime takıldı, ben de Antalyalı olduğumu söyleyince gülümsedi, “O zaman sen zaten bilirsin” dedi. Bilmiyoruz aslında. Kendi şehrinde de insan arada yabancı gibi kalıyor.
Öğle sıcağı, limandan Hıdırlık’a kaçış
Limanın en alt noktasından Mermerli tarafına doğru yürüdüm. Denize girmek gibi bir niyetim yoktu, yanımda havlu bile yoktu; zaten bu günlükte kahramanlık değil, gölge aramak var. Mermerli çevresinde kıyıya bakıp iki üç fotoğraf çektim, sonra yukarı tırmanmaya başladım. O merdivenler kısa görünür ama öğleye doğru insanın nefesini ölçer.
Öğle yemeği için çok süslü bir yer aramadım. Bizim çarşıda kural basittir: karnın gerçekten acıktıysa önce gölge, sonra su, sonra yemek. Kaleiçi içinde isimsiz bir esnaf lokantası bulup sulu yemek tarzı bir şeylere baktım; fiyatlar turistik sokaklara yaklaştıkça değişir, o yüzden menüyü görmeden oturmamakta fayda var. Belirli bir yer önermeyeyim, çünkü servis ve fiyat bugün başka, yarın başka olabilir.
Yemekten sonra Kesik Minare tarafına yürüdüm. Limandan buraya geliş, kaybolmazsanız 12-15 dakika; ben araya iki yanlış sokak sıkıştırdım. Birinde yaşlı bir teyze kapı önünde oturmuştu, “Hıdırlık mı arıyorsun?” dedi. Demek yüzümde yazıyormuş. Tarif etti, ben de teşekkür edip dediği gibi önce sağ, sonra daracık bir soldan çıktım.
Kaleiçi’nin güzel tarafı, tabeladan çok insanla yol bulmanız. Telefon cebimdeydi ama ben o teyzenin tarifine güvendim. Çocukken annem beni Kale Kapısı’nda kaybettiğini sanmıştı, meğer ben şekerci vitrininin önünde durmuşum; hâlâ dar sokakta yönümü kaybedince o telaş aklıma gelir. Şimdi büyüdük, kaybolunca çay içiyoruz.
Hıdırlık Kulesi’ne vardığımda güneş tam tepeden inmeye başlamıştı. Kulenin çevresinde fazla oyalanmadan Karaalioğlu Parkı tarafına geçtim; arası 5 dakika bile değil. Falez kenarında rüzgâr biraz toparladı beni. Antalya’da yaz günü öğle yürüyüşü akıl işi sayılmaz, ama gölgeyi kollayıp suyu eksik etmezseniz Kaleiçi kendini ağır ağır açar.
Parktaki çay bahçesi düzeninde bir masaya oturdum, bir çay söyledim. Burada isim vermeye gerek yok; mesele çayın kendisi değil, sandalyenin gölgeye denk gelmesi. Yan masada iki genç hangi sokaktan limana ineceklerini tartışıyordu. İçimden “hangisinden inseniz yine bir yere çıkarsınız” dedim, dışımdan karışmadım.
Akşamüstü taşların rengi değişince
Saat beşe doğru tekrar iç sokaklara döndüm. Karaalioğlu’ndan Hıdırlık’a, oradan Kaleiçi’nin dar omurgasına yürümek kısa; ama akşamüstü kalabalığı başlar, süre uzar. Bir köşede gözleme kokusu aldım. Aç değildim, yine de o sacın sesi insanı çocukluğa götürüyor; Muratpaşa’da okul çıkışı harçlığımı böyle şeylere gömdüğüm çok olmuştur.
Bu saatlerde Kaleiçi ikiye ayrılır. Bir yanda fotoğraf için kapı önü kollayanlar, bir yanda işini bitirip kepenkle hesaplaşan esnaf. Ben daha çok ikinci tarafa bakarım. Çünkü sokak kültürü dediğin sadece taş bina değil; çöpünü toplayan, sandalyesini içeri alan, komşuya selam veren insanla tamamlanır.
Konaklama ya da oturup bakılacak yer adı arayanlar için, eldeki listede şu adlar geçiyor: Embassy Pansiyon (Kaleiçi, Otel & Konaklama), Erken Pansiyon (Kaleiçi, Otel & Konaklama), Eliza Hotel (Kaleiçi, Otel & Konaklama), 36 Konukzade Restaurant Pansiyon (Kaleiçi, Restoran & Kafe), Alp Paşa Hotel (Kaleiçi, Restoran & Kafe). Bunların güncel durumunu, saatini, fiyatını ve uygunluğunu gitmeden kontrol edin. Ben bu yazıda kimseye puan dağıtmıyorum; bizim şehirde lafın tartısı olmalı.
Akşam yemeğini yine plansız bıraktım. Kaleiçi’nde plansız kalınca seçenek çokmuş gibi görünür, ama herkes aynı anda acıkınca dar sokaklar birden karar vermeyi zorlaştırır. Ben önce Hadrian Kapısı tarafına kadar yürüdüm, sonra kalabalığı fazla bulup yeniden içeri döndüm. Aynı sokağı üçüncü kez geçtiğimi, kapısında mavi saksı olan evi görünce anladım.
İşte günün ikinci aksiliği orada çıktı: telefonumun şarjı yüzde beşe düştü. Haritaya güvenen ben, bir anda eski usule kaldım. Panik yok. Kaleiçi’nde yön bulmanın en basit yolu eğimi takip etmektir; aşağı inersen limana, yukarı çıkarsan ana caddeye yaklaşırsın. Ben yukarıyı seçtim, çünkü geceyi deniz kıyısında değil, sokakların sesinde bitirmek istiyordum.
Saat sekiz buçuk gibi Kale Kapısı çevresine yaklaştım. Gün boyu yürümekten ayaklarım sızlıyordu, ama o sızı kötü değildi. Taş sokaklarda 15 bin adım atınca insan şehirle kavga etmiş gibi değil, onunla pazarlık etmiş gibi hissediyor. Biraz sen yolu bırakıyorsun, biraz yol seni bırakmıyor.
Gece Kaleiçi’nde ses değişir. Gündüzün kamera tıkırtısı gider, yerine çatal bıçak, uzaktan müzik, ara sokakta yankılanan kahkaha gelir. Fazla romantikleştirmeye gerek yok; bazı sokaklar gürültülü, bazı köşeler yorucu, kimi yerde fiyatlar insanı iki kere düşündürür. Ama bir gün boyunca aynı bölgede kalınca, süslü kartpostalın arkasındaki gündelik düzeni de görürsünüz.
Çıkarken Üç Kapılar’a tekrar uğradım. Sabah yanlış dolmuşla başlayıp aynı kapının önünde bitirmek hoşuma gitti. Büyük bir keşif yapmadım, kendime şehir dersi de vermedim; sadece bildiğimi sandığım yerde kayboldum. Bazen Kaleiçi tam bunu ister: acele etmeyin, bir sokak fazla dönün, susayınca oturun, yolu bir esnafa sorun.
Eve dönerken bu kez doğru dolmuşa bindim. Şoför radyoyu kısık açmıştı, camdan sıcak taş kokusu geliyordu. Muratpaşa’ya yaklaşınca günün en net cümlesi aklıma düştü: Kaleiçi’nde kaybolmak zaman kaybı değil, zamanı biraz elde tutma numarası. Siz yine de rahat ayakkabı giyin.
Bu yazıda geçen yerlerle ilgili güncel işletme bilgisi ve yorumlar için FindAntalya'nın Kaleiçi rehberine göz atın.
